Nedir Bu İki Yaş Sendromu?
Uzun zaman oldu yazmayalı. Aslında yazamadığımdan değil de yazmaya zaman bulamadığımdan… Eeee ne de olsa 2 yaş olmaya çok yaklaşmış bir kızım var ve günlerim, nasıl geçtiğini anlayamadığım bir yoğunlukta akıp gidiyor. Yine de artık elimden geldiğince yazmaya ve deneyimlerimi paylaşmaya çalışacağım ki belki aranızdan bazılarına ufak da olsa bir yardımım dokunur.
Daha önce hamileyken yazdığım bir yazıda, senaryolardan bahsetmiştim. Hamile kalan her kadına anlatılan, yaşayacağı şeylere dair herkesin anlattığı senaryolar vardır. Çocuk doğar, uykusuz geceler başlar, çocuk hep ağlar, hep ister, vs. o yüzden sakın şunu yapmayın; sakın bunu yapmayınlar…
Çocuk büyüdükçe senaryolar da değişir. Ve bize anlatılan en popüler senaryolardan birisi de 2 yaş sendromuna (bu isimden hoşlanmadığım için buna 2 yaş geçişi diyeceğim) ait senaryolardır. Bu senaryoyu ilk duyduğumda henüz evli bile değildim. Ne olduğunu okuduğumda kendi kendime “Eeeee bunun neresi sendrom yahu? Burada yazan bildiğimiz normal bir gelişim süreci” demiştim. Hatta “2 yaş sendromu” sürece verilen Türkçe isim. Bu sürece verilen İngilizce isim ise daha beter bir şey: TERRIBLE TWO.
Her ne kadar gelişim psikolojisinde uzmanlık yapmış olmasam da, bir psikoloji mezunu anne olarak, gebelik ve sonrası dönemle ilgili oldukça yoğun araştırma yaptım ve kabul görmüş pek çok yaklaşımla ilgili fikir sahibi oldum. Okuduğum bazı kaynaklar komik denecek kadar teknikti. Uzmanlar öyle katı ve kuralcı teknikler öneriyorlardı ki sanki bir bebek değil de bir robot eğitiyordunuz. Bazıları ise diğer uçta, aşırı serbestliğin ve sınırların olmadığı bir düzeni öneriyorlardı.
Çevremde tavsiyede bulunan insanlara gelince, onlar da bu iki uç arasında gidip geliyordu. Kimisi çocuklarına fırsat vermeyecek kadar disiplinli, kimisi de çocuklarının fizyolojik düzenlerine saygı duymayacak ve özenmeyecek kadar serbest ve rahat. “Çocuk mutlaka odasında ve yatağında uyumalı” bakış açısına karşın “çocuk var diye kendimi kısıtlamama gerek yok, istediğim gibi gezeyim tozayım, o da nasıl olsa alışır” bakış açısı…
Her iki ucun da bana göre olmadığını daha en başından beri biliyordum. Bu nedenle bunun bir orta yolu olması gerektiğine inandım. Ancak asıl soru da burada başlıyor. Eğer bir orta yol varsa bu nedir?
Orta yolu bulmak benim için çok zor olmasa da çevremdeki pek çok anne baba için bunun kolay olmadığını biliyorum. Burada size bu orta yolun ne olduğunu ve bunun 2 yaş geçişi ile ilişkisini anlatmaya çalışacağım.
Yeni doğanların bir dili ve iletişim şekli vardır. Bu dil belli noktalarda her yeni doğanda aynıdır. Genelde her ebeveynin ilk gördüğü şey ağlayarak mesaj veren bebeklerdir. Oysa daha detaylı incelendiğinde her bir yeni doğan bebeğin bir sürü hareket yaptığını görürüz. Kollarıyla, bacaklarıyla, ağızlarıyla, gözleriyle, dilleriyle, parmaklarıyla pek çok çeşit hareket sergilerler. Uzmanlar bu hareketlerin hiç birinin amaçsız olmadığını söylemektedir. Yapılan her bir minik hareketin aslında bir amacı vardır ve bebek her hareketiyle bir şey anlatmaya çalışıyor ya da ileride yapacağı başka bir hareket için hazırlanıyordur.
Bizler daha ilk andan itibaren bebeklerimizin her tür uyarısına hassasiyetle yaklaşırız. Genelde yazılan hep budur. Her annenin bebeğine karşı hassas olduğu… Oysa işler bu noktada çok farklılık gösterir. Her yerde yazılanın aksine her anne bebek ilişkisi aynı değildir. Annelerin bebeklerine yaklaşımı birbirinden farklılık gösterir. Ayrıca “bebeğe hassasiyetle yaklaşmaktan” kastettiğim şey, bebek her “gık” dediğinde onun yanına koşmak ve panikle ne olduğunu anlamaya çalışmak değil; bebeğin neden “gık” demiş olabileceğini sakince anlamaya çalışmak; bebeğin ihtiyacını içsel olarak hemen hissetmek ve duruma uygun davranışlar sergilemektir. Ki bu bazı durumlarda “bebeğimin keyfi yerinde, şu an istediği kadar gıklayabilir” diye onu, kendi başına vakit geçirmesi için bırakabilmeyi de gerektirir.
Orta yolu bulabilmek için en önemli etkenlerden biri güven ve uyumun gelişmesidir. Annelerin bebeklerine yönelik hassasiyetleri ikili arasındaki güven duygusunun ve uyumun temelidir. Ve burada yakalanan güven ve uyum anne babaların orta noktayı bulmaları için gerekli en önemli temeldir.
Az önce de dediğim gibi her anne babanın yaklaşımı birbirinden farklıdır ve bu yaklaşım çoğu zaman ebeveynlerin kendi hayatlarının ve yaşantılarının etkisi altındadır. Bazen yeterli bakım görmemiş bir anne, nasıl bakım vereceğini ya da bebeğinin işaretlerini nasıl okuyacağını bilemez. Bazen kendi babasıyla ilişkisi olumsuz olan bir erkeğin dengeli bir baba olması zorlaşabilir. Bir kadın kariyerinde istediği bir noktaya ulaşamadan anne olmuş ve bu nedenle hedeflerini ertelemiş olmanın baskısını hissediyor olabilir. Bir erkek henüz yaşanacak çok şey olduğunu düşünürken baba olmuş ve aile sorumluluğuyla ne yapacağını bilemiyor olabilir. Bunlar gibi pek çok irili ufaklı etken, annenin anneliğini, babanın babalığını doğrudan etkileyecektir. Ve ebeveynlikte orta yolu bulabilmek için her iki ebeveynin de geçmişten getirdikleri olumsuz yaşam etkilerinden özgürleşmiş ve zihinsel ve duygusal olarak olgunlaşmış olmaları gerekir.
Orta yolu bulabilmek için gerekli bir diğer etken ebeveynlerin kendi sınırlarını tanıması ve ev içi kurallarını net bir şekilde oluşturmuş olmasıdır. Bebeklerin gelişimdeki en önemli noktalardan biri de sınır duygusunun gelişmesidir. Bu duygunun gelişimi bebeğin nerede duracağını bilmesi açısından önemlidir. Yazının başında anlattığım iki uçlu yaklaşımın ikisinde de sınır duygusu gelişmez. Okuduğum bir kitapta yazanlar karşısında gerçekten şoka uğradığımı hatırlıyorum. Çocuğunuzun kapısına parmaklık takın, istediği zaman odasından çıkamasın; yatağındaki parmaklıkları 3-4 yaşına gelene kadar kaldırmayın, yoksa istediği zaman yatağından kalkar gezer, sınırını bilmez vs. türünden şaşarak okuduğum cümlelerle doluydu kitap. Çocuk için tehlike arz eden durumlarda bu tür sınırlar elbette gereklidir. Ancak her şey yolunda gidiyorsa bu tür parmaklıklar çocukta “hapsolma” duygusundan başka bir şey yaratmayacak ve “öğrenilmiş çaresizlik” gibi pek çok yetişkinin yaşadığı durumun temellerini oluşturacaktır. Benim sınır olarak yorumladığım şey, görünmez bir şeydir. Çocuğunuz sizin “yapma” dediğiniz bir şeyi yapmıyorsa, “bu senin için tehlikeli” dediğiniz şeyi bir sözünüzle anlayıp geri dönüyorsa o zaman o görünmez sınırları oluşturabilmişsiniz demektir. Pek çok anne babanın bu noktada kavramakta zorlandığı bir şey vardır. Çocukların konuşulanları anlamayacağını düşünürler. Bu nedenle konuşarak ikaz etmek yerine, fiziksel olarak engel koymaya ya da engel olmaya çalışırlar. Sizler için altın değerinde birkaç önerim olacak:
- Öncelikle çocuğunuzun yaptığı her şeye hayır demeyin. Sadece gerçekten tehlikeli olacak şeyleri yasaklayın. Onun dışında bırakın çocuklarınız dünyayı keşfetsin. Her şeye hayır demek, hayırların değerini azaltır. Az kullanın, öz kullanın.
- Çocuklarınız her hangi bir tehlikeli davranış sergilemeden “ya yaparsa” diye önceden önlem almayın. Bırakın süreci akışına ve eğer yaşarsanız önlem alın.
- Diyelim ki yapmasını istemediğiniz bir şey yapıyor. Öyle mırıl mırıl konuşarak, uzun ağdalı cümlelerle 100 tane açıklama yapmayın. Kısa, net ve vurgulu bir ses tonuyla konuşun ki çocuğunuz bunun gerçekten farklı bir durum olduğunu anlasın (Ayşe yapma! Bu çok tehlikeli!). Önce çocuğu bu şekilde durdurun. Sonra oradan uzaklaşınca istediğiniz kadar nedenini anlatabilirsiniz.
- Eğer çocuğunuz sözel uyarılardan anlamıyorsa fiziksel olarak müdahale edin. Fiziksel müdahale en son çareniz olsun. Çünkü yapılan araştırmalar göstermiştir ki fiziksel müdahaleler kişisel farkındalık yaratmada etkisiz kalıyor. Farkındalık için bebeğin kendisine bir şey söylendiğini duyması, duyduğunu algılaması, algıladığını işleme sokması ve eylem yoluyla ifade etmesi gerekir.
Sınır koymak gerçekten en önemli süreçtir. Ancak bunun için yukarıda anlattığım gibi öncelikle neler sizin için “hayır” neler “evet” bunları kesinleştirmelisiniz. Ve “hayır” sınıfına koyduğunuz durumların gerçekten “hayır” olması gerekiyor mu bunu gözden geçirmelisiniz. Sonrasında ise anne baba olarak müthiş bir tutarlılık göstermeniz gerekir. Eğer arada tutarsızlık varsa çocukların kafası karışacak ve sinsice düşünme becerilerini geliştirmeye daha yatkın olacaklardır.
Orta yol uyumun yoludur. Anne ile bebeği arasındaki uyumlu iletişim bu sayede kurulur. Bebekler her şeyi anlar, her şeyi dinler, her şeyden haberdardır. Onların bu kapasiteye sahip bireyler olduklarını her zaman aklınızda tutmalısınız. Onların da istekleri olduğunu, bazı durumlara “hayır” diye cevap verme hakkına sahip olduklarını kendinize hatırlatmalısınız. Özellikle 2 yaşına doğru, yürümeye başlamış olmanın verdiği bir özgüvenle ve anneden bağımsız bir varlık olduklarının idrakiyle çocuklarda özerk davranış dönemi başlar. Artık çocuklarımız gel deyince gelen, git deyince giden o minik bebekler değildir. “ben istersem altımı açabilirsin, ben istersem saçımı tarayabilirsin, istersem banyo yaparım” gibi kendi etkilerini görmeye hevesli kişiler olmaya başlamışlardır. Önceleri elindeki kaşıkla masaya vuran ve “bu sesi ben çıkardım, oleeyyyy!” diye sevinen bebek; bu dönemde “vayyyy ben de hayır diyebiliyorum, ben de istediğim gibi yönetebiliyorum, ben onlardan bağımsız hareket edebiliyorum” diye sevinir. Bir çeşit otoriteye başkaldırma ve kendi yolunu bulma dönemidir.
Bu süreçte annenin ve babanın uyum becerisi devreye girer. Bir de kendilerinin otorite ile ilişkileri geriden geriye süreci etkileyen bir dinamiktir. Kendi babasına başkaldıramayan bir baba, oğlunun kendisine “olmaz” demesine aşırı sinirlenebilir. Orta yol bulunmalıdır yine. Çocuğun iletişim kurarken verdiği mesajlar incelenmeli, eski yöntemin işe yaramadığı yerlerde yeni iletişim yöntemleri geliştirilmelidir. Çocuğu zorlayarak, baskı kurarak, şiddet uygulayarak, tehdit ederek bir şeyi yapmasını sağlamak değil; uygun cümlelerle ona zaman tanıyarak yaptırmak gerekir. Ve en önemlisi anne ve babanın kendi yaşantılarından özgürleşmiş bir yaklaşım sergilemeleri önemlidir.
Bazen çocuklarımız çarşıda pazarda bir şey isteyip kendilerini yerden yere atabilirler. Gerçekten çok hassas anlardır bunlar. Bir kere toplumsal bir baskı hissederiz. Çünkü bizim kültürümüzde çocuk denilen şey hiç yaramazlık yapmazsa, bağırıp çağırmazsa, ağlamazsa iyi bir çocuktur. Çocuk kendini ortalık yerde, yerden yere atmaya başladığında “Eyvah! Şimdi herkes kötü bir anne olduğumu düşünecek” paniği yaşarız. Buna hiç gerek yok aslında. Bunlar çocuklarımız büyürken yaşayabileceğimiz normal durumlardır. Burada verdiğimiz tepkiler önemlidir. Çocuk kendini kaybetmişken onunla konuşabilmek ve durumu anlamasını sağlamak mümkün değildir. Benim böyle durumlarda yaptığım şey “Sen istiyorsan burada kalıp ağlamaya devam edebilirsin, ben gidiyorum” deyip, arkamı dönüp gitmek oluyor. Ama tabii ki kafamın arkasında bir gözüm olsaydı keşke diyerek uzaklaşıyorum oradan. Ancak böyle durumlarda konuşmak yerine net ve kararlı eylemlerde bulunmak çocuklarınıza daha iyi gelecektir. Bu tür krizlerin özellikle 1,5-3 yaş arasında olması daha normaldir. Ancak sürekli tekrar ediyorsa ve giderek azalmıyorsa; ya da 5 yaşında dahi aynı şeyler yaşanıyorsa bir uzmana danışmakta fayda vardır diyebilirim.
Ek olarak, böyle anlarda çocuk sakinleştikten sonra onunla durum konuşulabilir ve gerekli açıklamalar bir kere daha yapılabilir. Çocukla konuşma ile ilgili en önemli nokta, konuşmanın çocuk sakinken yapılması gerektiğidir. Sinir krizi yaşayan bir çocuktan yaptığımız açıklamaları anlamasını beklemek, samanlıkta iğne aramak gibi bir durumdur.
Kısacası, benim bakış açıma göre 2 yaş sendromu diye bir şey yoktur. Çocukların geçiş dönemleriyle baş etmekte ve bu sürece uyum sağlamakta zorlanan ebeveynler vardır. Bu tür geçiş dönemleri için bebeğinizle aranızda kurduğunuz uyum ve denge önemlidir. Kendi anneliğine güvenmeyen, en ufak sorunları dev bir sorunmuş gibi algılayan, depresyona yatkın, kaygısı yüksek anne ve babaların bu tür geçiş dönemleri daha zor olacaktır. Çünkü mesele gerçekten çocuklarla ilgili değildir. Mesele anne baba olarak biz yetişkinlerle ilgilidir. Bu nedenle olgunlaşmamış yönlerimizi ne kadar çok geliştirmeye çalışırsak ve kendi bakım verme ve uyum becerilerimizi ne kadar iyi geliştirirsek o kadar rahat geçiririz bu dönemleri.
Çocuklarımız biz anne babaların dünyalarına gelirler. Yaşamı algılama ve öğrenme süreçleri, bizim olayları yorumlama ve yaşayış şeklimizle paralel olarak gelişir. Yaşamın ilk 7-8 ayından sonra bebeklerimize bir düzen içinde yaşamayı öğretmek, onların büyüdüklerinde daha rahat etmelerini sağlayacaktır. Çoğu hata, demokratik ebeveyn, doğal ebeveyn, disiplinli ebeveyn olma yolunda yapılır. Her yaklaşımın avantajı ve dezavantajı vardır. Burada önemli olan sizin hangi yaklaşımda daha rahat ve daha net olduğunuzu bilmenizdir. Doğru yapıp yapmadığınızdan şüphe duyduğunuz her eylem ve her uygulama çocuklarınız tarafından hissedilir ve bu nedenle onlar tarafından kabul görmez.
2 yaş geçişi her anne babanın yaşayacağı bir geçiştir. Ancak bazı aileler bu geçişi çok daha şiddetli yaşar. Bazı ailelerde süreç uzar. Bazıları hiç hissetmez. Bence buradaki en önemli fark biz ebeveynlerin bu geçiş dönemlerine bakış açımızdır. Doğal olan bir sürece “sendrom” demek ise, zaten sürecin kabul görmediğini, gerçekten çok zor ve sıkıntılı bir dönem olacağını varsaymaktır. Hayat “kendi kendini gerçekleştiren kehanetlerden” oluşur. Yani neye inanıyorsanız onu yaşarsınız…
Sevgiler…
Sibel Sönmez
Doğum Psikoloğu ve Hamile Yogası Eğitmeni
