Uzaylı mı Aradınız? Etrafınızdaki Lohusalara Bir Bakın

Uzaylı mı Aradınız? Etrafınızdaki Lohusalara Bir Bakın

Kadınların hamilelik ve lohusalık hikayeleri erkeklerin askerlik hikayeleri gibidir kanımca…

Anlat anlat bitmez; ama anlatılanlar genelde kadınların ne hissettikleri değil de, ne tür olaylar yaşadıklarına dairdir. Lohusalık bebeğin anne bedenini terk etmesiyle başlayan bir süreç. Doğum yapmış olmanın etkisiyle belki de ilk zamanlar etrafta neler olup bittiğini bile anlayamadığımız bir dönem.

Doğumdan sonraki ilk bir haftamı hatırlıyorum. Bedenim yorgundu; ama bir taraftan da enerjikti. Hem sürekli yatmak istiyordum hem hep ayakta durmak. Gözüm etrafımdaki insanları görmüyordu. Sokağa çıktığımda geçtiğim yollar bana çok yabancıydı. Hatta Zeynep doğduktan beş gün sonra topuk kanı ve sarılık testi için hastaneye gitmiştik. Tek dikkatim kucağımdaki bebeğim ve etrafta gelip geçen ve ona çarpma ihtimali olan insanlardı. Ona sarılmış ve sadece etraftan gelebilecek tehlikelere odaklanırken bulmuştum kendimi. Hatta doğum yaptığım yeri bile hatırlayamamış, doğumhanenin kapısına geldiğimizde (yeni doğan yoğun bakımla aynı yerdeydiler) orayı bile tanıyamamıştım. Bir kadının bebek sahibi olması mucizevi ve çok güzel bir durum olsa da, lohusalık bir kadının hayatının en zor dönemlerinden biri bence. Sanki birisi geliyor, üzerinde durduğunuz zemini ve bütün köklerinizi yerle bir ediyor, siz ise ayaklarınızı koyacak bir yer bile bulamıyorsunuz. Eğer uzaylılar diye bir şey varsa, onlar lohusaların ta kendisi!.. Ben aynen bunları yaşadım. Ve ben bunları yaşarken etrafımda dönüp duran, yapılan ve söylenen her şey sinirime dokunmaya başladı. “Lohusanın mezarı 40 gün açık olurmuş.” mantığıyla, sürekli bir yatakta yatmamın istenmesi, bebeğe neler yapmam gerektiğinin söylenmesi, karnıma sıkı sıkı çarşafların sarılmaya çalışılması, ağzıma sürekli şerbetlerin ve kompostoların sıkıştırılması, yemem gerektiği, yatmam gerektiği, uyumam gerektiği vs. derken burnumdan solumaya başladığımı hatırlıyorum. Evin içinde bana destek olmak ve bebeğin bakımına yardımcı olmaya gelmiş olan anneler, ziyarete gelenler, arayanlar, herkesle aynı şeyleri tekrar tekrar konuşmalar; yürüdüğü zemini kaybetmiş bir kadın için ne kadar da zor oysa ki.

Etrafımdaki herkese (buna eşim de dahil) bakıp, herkesin hayatının ne kadar da yolunda gittiğini görmek ve benim kim bilir uzayın hangi katmanında gezindiğimi anlamadan “yapmam gerekenlerle dolu” bir dünya yaratmaya çalışmaları gerçekten katlanılabilir görünmüyordu. Tüm bu hengame ve kaos içinde, kendime neler olduğunu anlamaya çalışıyordum. Oysa asıl işim bebeğe bakmaktı. O ilk günler iki şeye çok ihtiyacım vardı: yanımda bana destek olacak insanlar ve yanımda kimsenin olmaması, sadece bebeğimle baş başa kalabilmek… İşte benim açımdan lohusalığın ne olduğu bu büyük çelişkide yatıyor.

Lohusa bir kadının en çok önemsediği şey bebeğidir. Buna kimsenin itirazı olmaz sanırım. Bebeğinize yalnızca kendiniz bakmak istersiniz. Bu tamamen içgüdüsel ve hormonal bir durum. Doğaya baktığımızda yavrulamış her dişide benzer koruyucu davranışları görürsünüz. Durum böyleyken kendi annenizin gelip de bebekle ilgili “aşırı koruyucu” olduğunuzu söylemesi ve ne yaparsanız yapın aşırı hassas olduğunuz yönünde eleştirilmeniz bir lohusaya fazla ağır gelebilir. Çünkü lohusalık gerçekten hassas olduğunuz bir dönemdir ve bunda eleştirilecek bir şey yoktur. İşin doğası budur. Siz doğal bir süreç yaşıyorsunuzdur ve eleştirmek gereksiz ve üstelik yersizdir. Hele de durumun ne olduğunu bilmeyen erkeklerin bu şekilde yorumlar yapması hiç katlanılabilir değildir. Lohusa bir kadın yavrulamış dişi bir kediden farksızdır. Tırnaklarınızı çıkarmışsınızdır ve bebeğe yaklaşmaya çalışan herkese tıslayıp durursunuz. Neyse ki düşünen beynimiz de devreye giriyor da bir süre sonra mantığınızla da hareket ederek bu son derece vahşi ve içgüdüsel yanınızı törpüleyebiliyor ve etrafınızda bulunan herkesin sadece “iyilik” için orada olduğunu kavrayabiliyorsunuz.

Doğum yapmanın kültürel boyutu gereği lohusa kadının yalnız bırakılmaması ve korunup kollanması, belki faydalı hatta deneyimlerden ortaya çıkan gerekli bir durumdur. Bununla birlikte lohusa bir kadının en çok ihtiyacı olan şey ihtiyaçlarının anlaşıldığı bir çevre. Bir lohusanın neye ihtiyacı olduğunu anlamak ise sadece o kadının yakını olan ve onun ihtiyaçlarını lohusa olmadan önce de anlayabilen kişilerin yapabileceği bir şey. Bu yüzden de çocuk yapma kararının çok daha önemli bir karar olduğunu düşünüyorum artık. Eğer yanınızda sizi anlayan ve ne olursa olsun sabırla yanınızda kalan kişiler yoksa lohusalığınızı atlatmanız çok zorlaşabilir.

Bu anlamda ben çok zorlanmadım. İlk bir hafta – on gün içinde, hormonların da etkisiyle tavan yapmış olan duygularımı dizginlemek için en iyi bildiğim şeyi yapmaya karar verdim: yoga ve yürüyüş. İlk yürüyüş yaptığım gün kendimi yıllardır hiç yürümemiş biri gibi hissettiğimi anımsıyorum. Hava güneşliydi ve benim gibi yürüyen diğer insanların yanında yeryüzüne döndüğüme dair ilk hislerimi yaşamıştım o gün. Kopan köklerim yere yeniden tutunmaya başlamıştı. Bunun ruhuma gerçekten iyi geldiğini anlamıştım. Ehhh, bunu hissedince de lohusa kadının 40 gün yatması gerektiğine dair senaryoyu çöpe atmış oldum. 15 gün sonra hafif hafif yoga yapmaya da başladım. Ve böylelikle her geçen gün daha iyi hissettim. Canım istediğinde uyudum, canım istediğinde iş yaptım, ütü yaptım vs. Sevdiğim ve beni hayata bağlayan her tür aktiviteyi yavaş yavaş hayatıma tekrar aldım. Böyle yaparak 40 gün açık duracak olan mezarımın büyük bir kısmını kapattım.

Şimdi lohusalığımın 28. günündeyim. Hormonların etkisi altından büyük oranda çıkmış bir zihinsel yapıdayım. Olaylara daha mantıklı yaklaşabiliyor ve duygularımı daha sağlıklı bir şekilde yönetebiliyorum.

Geçtiğimiz 1 ay boyunca annem ve kayınvalidem yanımdaydı. Bu açıdan kendimi şanslı hissediyorum. Bu açıdan şanslı olduğumu söyleyen bir sürü de arkadaşım oldu. Hikayelerini duyduğumda bu kadar şanslı olduğum için teşekkür etmeme yol açan insanlar oldu. Tamamen kendi iç dünyamda yaşadıklarımdan ve doğum yapmış bir kedi misali bana sahip olan vahşi doğamdan kaynaklı zaman zaman onlara sinirlensem de böyle bir dönemde güvenebileceğiniz insanların yanınızda olması çok önemli. Güven duygusunun altını çizmek istiyorum. Çünkü eğer yanınızdaki kişiye güven duymuyorsanız lohusalığınız tam bir kaosa dönüşebilir. Güven duymadığınız bir kişiye bebeğinizi de güvenemezsiniz ve o tırnaklarınızı hep dışarıda tutarsınız.

Bu nedenle lohusa kadın etrafındaki kişileri de iyi seçmeli. Hatta yaptığı seçimden mümkünse hamile kalmadan önce emin olmalı. Lohusa bir kadının aslında yanında istediği tek kişi eşi oluyor. Ne anne, ne baba, ne kardeş, ne arkadaş… Bir tek eşinin orada ve onunla olduğunu bilmesi, ihtiyacı olduğunda ona destek olacağından emin olması lohusa kadını en çok rahatlatan şey aslında… Bu kapsamda yorumlayacak olursak evlilik, gebelik ve lohusalık gibi üç önemli süreci birbirinden bağımsız düşünmemiz mümkün değil. Yaşanan nice evlilik var ki çocuk doğduğunda ya da hamilelik döneminde bitiyor. Bugün pek çok çift evliliğini kurtarmak için çocuk yapmaya kalkıyor. Lohusalığımın ikinci haftasında şunu düşündüğümü hatırlıyorum: “Acaba eşimle anlaşamıyor ya da onu sevmiyor olsaydım ne yapardım? Acaba onunla bu denli iyi anlaşıyor olmasaydık ne yapardık? Bana bu kadar destek olmasaydı bu süreçten nasıl çıkardım?”…

Bu soruların tahmini cevapları bile bana çok ağır gelmişti. Ancak bunu yaşayan pek çok kadın olduğunu da biliyorum.

Bu yüzden hemcinslerime hatırlatmak istiyorum: Yolunda gitmeyen bir ilişkiden çocuk sahibi olmayın; eşinize tam olarak güvenmiyorsanız çocuk yapmayın; kendinizi tam olarak hazır hissetmiyorsanız çocuk yapmayın; evliliğinizi kurtarmak için çocuk yapmayın; herkes çocuk yaptı, benim de zamanım geldi diye çocuk yapmayın… Lohusalığınızda gerçekten ama gerçekten güven duyduğunuz insanları yanınıza alın. Sizi gerecek ve yoracak insanlardan uzak durun. Çocuk bakmak gerçekten sabır ve çok yoğun bir şefkat duygusu gerektiriyor. Hayatla hesaplaşmalarınız bitmediyse, tatmin olmadığınız noktalar varsa, huzura ulaşmakta zorlanıyorsanız çocuk yapmayın. Çünkü yaşayacağınız her türlü olumsuzluğu o minicik saf yürekler de yaşıyor ve hiç birimizin onları kendi huzursuzluklarımızla boğmaya hakkı yok. Ve belki de söyleyeceğim en önemli şey çocuk yapmadan önce kendinizi ve eşinizi gerçekten, en dipten ve en derinden sevdiğinize emin olun.

Belki de çocuk sahibi olmayın demem çok ağır olmuş olabilir. Ancak aksini düşünemiyorum artık. Bize gelmeye karar vermiş bir ruha yoldaş olabilmek için pek çok şeyi geride bırakmış olmak gerektiğine olan inancım çok ama çok güçlendi. Bunu birebir yaşıyorum da zaten.

Bu yazıyı iki gündür yazıyorum. Başlarken 28 gün olmuştu. Şimdi 30 gün oldu. Lohusalığımın bitmesine 10 gün kaldı. Bir yakınım eşime demişti ki “hazır ol, doğumdan sonraki 3 ay hayatının en psikopat kadınıyla yaşayacaksın”. Bu da bir senaryoydu. Bunu duymak bana ağır gelse de asla o noktaya gelmeyeceğimi biliyordum. 30 gündür gelmedim de. Geleceğimi de sanmıyorum; ama o noktaya gelmedim diyerek kendimi övmek değil niyetim. O noktaya gelmek, lohusalıkta “an” meselesi çünkü. Biz kadınların yapması gereken hamile kalmadan ya da doğurmadan önce kendimize sığınacak bir alan yaratmak, tutunacak bir dal bulmak. Bizi dünyaya geri getirecek, ayaklarımızı tekrar yere basmamızı sağlayacak bir araç bulmak. Yoga, müzik, yürüyüş, el işi, dost gezmeleri, alışveriş vs. Bu süreci iyi bir şekilde atlatmanın üç önemli anahtarı: 1. Güvendiklerinizle olmak, 2. Tutunacak bir dal bulmak ve 3. Ne olursa olsun çevrenizdeki herkesin “iyilik” için orda olduğu düşüncesine sıkı sıkıya yapışmak. Bunları yaparak açık olan mezarın üstünü tamamen kapatabileceğimizi düşünüyorum. Aksi taktirde her şey bir kaosa ve büyük bir mutsuzluğa da dönüşebilir.

Tüm senaryoları boş verin. Kendi senaryonuzu yazın ve onu en iyi şekilde oynayın…

Sibel SÖNMEZ

Doğum Psikoloğu ve Yoga Eğitmeni

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ