İlgi Otizm Derneği Kurucusu Nejla Arslankurt’un Otizmli Oğlu Alper’e Yazdığı Mektup
İlgi Otizm Derneği Kurucusu Nejla Arslankurt’un Otizmli Oğlu Alper’e Yazdığı Mektup
Sevgili Oğlum,
Sen 22 yıl önce ilk bebeğim olarak dünyaya geldiğinde ben çok mutlu, küçücük bir anneydim. Gayet sağlıklı dünyalar güzeli bir bebektin. Dünyaya gelişine babanla birlikte heyecanla hazırlanmıştık. Hamileliğim boyunca birçok çocuk bakımı, gelişimi, hastalıkları hatta anatomi kitapları vs. okudum. Sen doğduktan sonra bilgilerimi titizlikle uygulamaya başladım. Bakalım oğlum iyi gelişiyor mu? Evet birinci, ikinci, üçüncü aylarda bedensel ve ruhsal gelişimin harika. Ama niye her zaman sessiz bir bebekken uyuman için odamızı sakinleştirince daha canlı, neşeli, agucuklar saçar hale geliyorsun. Ah evet. Ağırbaşlı bir kişiliğin olacak deden gibi. Beş aylıkken gözlerini bizden kaçırma oyunu oynuyorsun. Giysilerini sana giydirirken ikinci, üçüncü ayında yaptığın gibi, birinci kolu ben giydiriyorum. Hop sen ikinci kolunu uzatıyorsun. Ne kadar akıllısın sen öyle. Gene göz kaçırma oyunu oynuyoruz. Gözlerine bakıyorum, başını sağa çeviriyorsun. Ben de sağa geliyorum. Sen sola dönüyorsun. Sola, sağa, sola, sağa 5, 10, 20 kez. Yakaladım. Gözler buluştu. Sen gülüyorsun.
Burada bir şeyler ters gidiyor bebeğim. 6 ncı ayında mama sandalyesindeyken sana gösterdiğim oyuncağı almak istiyorsun. Doğru tepki. Şimdi oyuncağı arkaya saklıyorum. Hadi bebeğim . Eğilip araman gerek . Onu sevdiğini biliyorum. Nafile. Hiç ilgilenmiyorsun. O gün bunu pediatristine anlattım. Bana çok güldü. Sonraki aylarda geliştirdiğin kendi kendine sallanma, el çırpma, başını çevirme, ayaklarını yere ritmik vurma gibi yineleyen davranışlarında doktorunu endişelendirmedi.
Sen bir yaşındayken biz Sarıkamış’ taydık. 6 ay sonra kardeşin doğdu. Onun doğumundan sonra her geçen gün benim endişelerimi katladı. Çünkü kardeşinle her şey çok kolay gelişiyordu. Ağlayarak, gülerek bir şekilde isteklerini bana anlatıyordu. Ama sen. Aman Tanrım ! Yoksa ?
Hayır hayır. Çok şükür zeka geriliğin yoktu. Doktorun senin çok zeki olduğunu düşünüyor. Elbette öylesin. Tam zamanında yürüdün. Bir çok şarkı biliyordun. Reklamları ne güzel ezberliyordun. Öğrenmen için bir kere izlemen yeterdi. Hem ne güzel kalem tutuyordun. İki yaşındaydın ama harika banka reklamları yazıp çiziyordun. Ah! yine de bir şeyler tersti. Çünkü benimle reklamlar ve şarkılar dışında iletişim kurmuyordun.
Sen üç yaşındayken Çapa Tıp Fakültesi’nde otizm tanısı aldın. Bu adı hiç duymamıştım o güne kadar. Öğrendikçe seni içinden çekip almak için o koyu karanlığın yavrucuğum, insanüstü gayret gösterdim. Zaman yarattım kendi yaşamımdan, kardeşinin ve babanın haklarını da ihlal ederek sana harcamak üzere.
Bir ara. Ne iyi gidiyordu her şey. Sen kendiliğinden okuma yazma öğrenmiştin reklamlar sayesinde. Otizminin kabuğunu kırmıştık. Aralıklardan sana sızmak ne güzeldi.
-Anne, Alper “tuz” dedi!
Sen beş yaşındayken Gökçen’imizin kocaman gözlerini daha da açarak müjdelediği bu ilk bilinçli kelimeden sonra akıp giden yıllar içinde seninle çok şeyler paylaştık.
Sana dünyamızı ve yaşamı tanıtmak için çok çalıştım. Bir gün bunları anlatırım. Ama şimdi benim sana yaptıklarımdan değil, senin bana öğrettiklerinden bahsetmek istiyorum.
Şimdi farkediyorum ki birtanem bütün o yıllar boyunca sen benim bilge öğretmenimdin. Fizyolojindeki “içine kapan” emrine rağmen, sen insanın sağlıklı olma yolundaki muhteşem arayışıyla dışarıyı sevmeye devam ettin. Otistikler dokunulmaktan hoşlanmaz sözüne hiç inanmadım. Sen sıcacık seven ve sevdiğini cömertçe gösteren biriydin. En kötü günümde bile bir tanem hedefimi kaybetmeden inanç, azim ve sabırla yürümeyi öğretmeseydin bana, Gökçensizliğe nasıl dayanırdım. 15 yıllık kardeşin, arkadaşın, dostun gittiği zaman bir tanem sen otizmi tarif edenleri bir kez daha yanılttın. Otistikler öfkelendikleri zaman veya istekleri için göz yaşı dökmeden, bağırarak ağlarlar denirdi. Halbuki işte sen başına yorganını çekmiş hislenerek, içini çeke çeke sessizce gözyaşı dökerek uğurluyorsun kardeşini.
Bu dersle bana gösterdin ki oğlum her insanın ayrı bir hikayesi var. Yazarı da insanın bizzat kendisi. Ve insan hikayesini yazarken başka yazarların ancak başarılarını hayatına taşımalı.
Seni anlamaya çalışırken bir tanem, kendimi ve başkalarını daha iyi anlamayı öğrendim. Hiçbir sonucun sebepsiz olmadığını, insanın hata yapa yapa doğruyu bulan çok değerli bir varlık olduğunu sen gösterdin bana. Tüm insanlığın bir bütün olduğunu, birinin bir yerlerde acılar içindeyken, diğerlerinin asla tam olarak mutlu olamayacaklarını seninle öğrendim. Onun için yavrucuğum elim yettiğince, dilim döndüğünce, henüz buradayken, elim ayağım tutar, yani muktedirken bütün gayretimi iyiye, doğruya, güzele hizmet için adadım. Ülkem ve insanlık için çabalarken oğlum yanımda olduğun, beni pozitif enerjiyle doldurduğun, başarısızlığımda “olsun, zararı yok” diye huzur arayıp, huzur sunduğun için sana bütün varlığımla teşekkür ederim. Bir şeyi iyi bilmeni istiyorum yavrum. Sana harcadığım tüm emeğimin hakkını fazlasıyla bana geri verdin. Geçenlerde Nevin teyzenin ifade ettiği şu duygulara aynen katılıyorum.
-Bugün eğer bir mucize olsa, oğlumun otizmi bir anda yok olsa onun için, geleceği için isterim elbet. Ama kendim söz konusu olunca durur düşünürüm. Çünkü yavrularımız bize bu yolda yürürken ne değerler kattı. Ne büyük olgunluk, ne güzel dostlar, hayatımıza ne özel anlamlar kazandırdılar. Doğrusu oğlum olmasaydı bu kadar sürede bunları kazanabilir miydim diyorum. Hayır. Hiç Sanmıyorum.”
Teşekkürler oğlum. Bana kattığın tüm değerler için…
Nejla Arslankurt -1999
